28 Kasım 2012

Katar - Qatar

Bu yazımızda son zamanlarda adı sıkça dünyanın politik olarak dalgalı ülkelerindeki değişimle birlikte anılan, Basra Körfezi'ninde yer alan Katar Emirliği'ne gidiyoruz...

Geçtiğimiz ay Qatar Airways uzun zamandır beklediği Boeing 787 Dreamliner uçaklarından ilkini teslim aldı. Normalde bu uçakları orta menzilli ve talebin yüksek olduğu hatlarda kullanmayı planladıklarını şirkette çalışan bir arkadaşımla yaptığım sohbetten biliyorum. Lakin hem uçuş ekiplerinin uçağa alışması için hem de tanıtım amacıyla bu yeni nesil uçağı bir süreliğine Doha - Dubai hattında kullanıyor. İşte ben de bu fırsattan yararlanarak hem uçağı deneyimlemek hem de uzun zamandır gitmeyi planladığım Doha'yı gezmek üzere 24 saatliğine Doha'ya uçtum.

Katar

Emirlik 1913 yılında Osmanlı egemenliğinden çıktıktan sonra diğer körfez ülkeleri gibi uzun bir süre İngiltere'nin himayesinde kaldıktan sonra 1971 yılında tam bağımsızlığına kavuşmuş. Buna paralel olarak 1940'lı yıllardan itibaren petrol ve daha sonraları bulunan ve dünyanın en büyük doğal gaz rezervleri sayesinde ekonomik olarak gelişen Katar Emirliği bugün hem dünyanın en zengin ülkesi hem de IMF'nin Nisan 2012'de açıkladığı rakamlara göre 102.000$'lık kişi başı milli gelir ile zirvede yer almakta. Rakamın büyüklüğünü anlamak için bir karşılaştırma yapalım; Türkiye'ninki 17.500$, İsviçre'ninki ise 43.369$.

Doha

Bu zenginliğe ve uzunca zamandır dünya medyasınında yer bulan heyecanlı projelere rağmen Doha henüz oturmamış, devasa bir şantiye şehir. Dünyanın en zengin ülkesinin başkenti denilince aklınıza ne geliyor bilmiyorum ama şehrin hemen hemen her tarafında bir inşaat ya da peyzaj düzenlemesi yapılıyor. Hatta diğer körfez şehirleri ile bir karşılaştırma yapmak gerekirse ciddi bir ekonomik kriz atlatan Dubai'nin projelerini tamamlayıp oturtması için 2-3 yıl, Abu Dhabi'nin 4-5 yılı varken Katar'ın en az 10 yıla ihtiyacı var. Zaten bu gerçek ülke yöneticileri tarafından da bilinmekte ki hedef olarak 2022 yılında Katar'da düzenlenecek olan FIFA Dünya Kupası belirlenmiş. Ülke henüz kendi turizmini yaratamamış durumda olmasından dolayı Qatar Airways ile uçarken 24 saatliğine Doha'da yapılacak bir stopover veya değişik bir şehri görmek ve kültürü tanımak için ayrılacak bir haftasonu bence ideal olur. Detaylı bilgi için Katar Turizm Ofisinin sitesine göz atabilirsiniz.

24 Saat - Birinci Yarım Gün

Doha'ya öğlen saatlerinde vardım ve ilk olarak şehrin biraz dışında yer alan Arap Modern Sanatlar Müzesi'ne (Arab Modern Museum of Art) ya da yerel adı ile Mathaf'a gittim. Burası Doha Education City'de eski bir okul binasından 2010 yılında müzeye dönüştürülmüş küçük ama güzel bir müze. Giriş ücretinin 25 Riyal olduğu müzedeki güncel sergileri ve açılış saatlerini websitesinden kontrol edebilirsiniz.

Benim ziyaretim esnasında 'Tea with Nefertiti' ve 'Forewer Now' isimli iki sergi vardı. Mısır koleksiyonlarının 19ncu yüzyıldan günümüze olan hikayesini modern bir dille anlatan 'Tea with Nefertiti' beni oldukça etkiledi.

Bu arada yararlı bir not; dönüş için resepsiyondan taksi isteyebilir ve beklerken müzede bulunan küçük cafe'de bir şeyler  içebilirsiniz.

Günün devamında Doha'nın kültür kompleksi olarak tanımlanabilecek ve içerisinde sanat galerileri, tiyatro salonu, amfi tiyatro ve restoranlar bulunan KATARA'ya gittim.

Burada Firooz Zahedi tarafından hazırlanan, Elizabeth Taylor'un 1979 yılında İran'a yaptığı gezinin fotoğraflarından oluşan sergiyi, Eric Parnes'in Neo-Orientalism olarak tanımladığı 'I dream of Jeannie: I see Demons' isimli ilistürasyon sergisini ve Yan Pei-Ming'in 'Painting the History' sergisini gezme fırsatı buldum.

Kompleksin deniz tarafında ise Doha Tribeca Film Festivali'nin açık hava etkinlikleri yapılmaktaydı. Giriş ücretinin olmadığı kompleksdeki güncel sergileri ve açılış saatlerini websitesinden kontrol edebilirsiniz.

Akşam ise Doha'nın tarihi ve otantik semti olan Souq Waqif'a gittim. Buraya gündüz yerine akşam saatlerinde gitmenizi şiddetle tavsiye ederim zira hava karardıktan ve ışıklar yandıktan sonra körfezde belki de 'doğu'yu yaşayabileceğiniz harika bir yer oluyor. Bizim Kapalı Çarşı benzeri bir yapısı var.

Ana caddesi biraz turistik ama birbirini rastgele kesen uzun, dar ve dolambaçlı sokaklarında gezerken kah baharat kokuları geliyor burnunuza, kah tenekecilerin dükkanlarının saçaklarına astıkları çaydanlıklar takılıyor gözünüze. Kumaşçılar ve oyuncakçıları geçtikten sonra kuş pazarına varıyorsunuz. Buradaki sokak kebapçısında kendinize oldukça hesaplı ve lezzetli bir ziyafet çekebilirsiniz. Yandaki resim görülen sofra 18 Riyale, yani 8,5 TL'ye kuruldu.

Çay için hemen yan sokaktaki bakkaldan bozma çayhaneye uğrayın, küçük taburelere oturup esnafla sohbet edin... eminim iyi gelecek ruhunuza :)

24 Saat - İkinci Yarım Gün

Sabah erkenden kalkıp iki lokma birşeyler atıştırdıktan sonra Doha'nın en önemli müzesi olan İslam Sanatları Müzesi'ne (Museum of Islamic Art) gittim. Üç katlı müzenin en üst iki katı daimi sergilere ayrılmış durumda ve giriş ücretsiz. Tüm İslam ülkelerinden eserlerin sergilendiği bu katlar bizim ülkemizdeki sergilerle karşılaştırıldığında biraz sönük kalmakta. Giriş katındaki salonda ise dönemsel sergilere ayrılmış durumda ve girişi ücretli. Benim ziyaretim esnasında geçmişte Arap harfleri ile yazıya dökülen dillerin (Arabick) konuşulduğu ülkelerin - ki buna Osmanlı da dahil - kültür, moda, astronomi gibi pek çok alanda Avrupa ve batı medeniyetine etkisi üzerine olan, 'Arabick Roots' isimli ilginç bir sergi vardı.

Kaçırdığıma üzüldüğüm sergi ise bugün halen pek çok konuda batı medeniyeti tarafından domine edilen tıp, astronomi, coğrafya vb. alanların 7nci ve 17nci yüzyıllar arasından doğu medeniyeti tarafından atılan temellerini konu alan '1001 Inventions' oldu. Bu sergi ile ilgili videoyu buradan izleyebilirsiniz.

Pearl

Benim gitme fırsatım olmadığı, Doha'nın en yeni ve modern yaşam merkezine siz zaman ayırın ve gidin. Porto Arabia'da dünyaca ünlü markaların dükkanlarını ve çeşitli yeme-içme alternatifini birarada bulabilirsiniz. Pearl aynı zamanda pek çok kültürel etkinliklere de ev sahipliği yapmakta.

Yeme - İçme

Bir Türk olarak hiç bir Arap ülkesinde kendinizi çok yabancı hissetmezsiniz diye düşünüyorum. Bazı yemeklerde bizden daha fazla tatlı baharat kullanıyorlar o kadar. Farklı lezzetler tatmak istemiyorsanız kahvaltıda şakşuka (menemen), zeytin, labne ve çay, yemeklerde tavuk şiş, kuzu şiş, humus, tabouleh salatası, babaganuş (patlıcan salata), kibeh (minik içli köfte) gibi tanıdık tatlara takılın.

Gece Hayatı

Tüm körfez ülkelerinde olduğu gibi burada da alkol satışı yasak ve tüketimi otellerin barları ile sınırlandırılmış durumda. Hal böyle olunca gece hayatı da otellerde yaşanıyor. Lakin mekanlara giriş için ya o otelde konaklıyor olmanız ya da mekana üye olmanız gerekiyor. Elbette yanınızda ağır biri varsa durum değişir ama siz işinizi sağlama alın, rezervasyonunuzu yaparken otelinizi buna göre seçin.

Nasıl gidilir?

Qatar Airways'in Istanbul ve Ankara'dan direkt Doha uçuşları bulunuyor. Qatar Airways dünyanın sayılı 5 yıldızlı havayollarından biri. THY ise sadece Istanbul'dan Doha'ya gece uçuşları gerçekleştiriyor ki gün kazanmak için düşünülebilir. Doha'ya uçan low-cost havayolu mevcut değil.

Ne zaman gidilir?

Tüm körfez ülkeleri gibi Katar'da da ılıman çöl iklimi hakim (ılıman tarafını kim uydurdu bilemiyorum!). O nedenle hava sıcaklıklarının gölgede 40 derecenin üstünde olduğu Haziran-Ağustos dönemini aklınızdan bile geçirmeyin. En güzel dönemi Kasım-Şubat arasıdır, diğer aylar sıcaktır ama idare eder.

Yol Gidenindir!

29 Ekim 2012

Körfezde Bayram

Başta Birleşik Arap Emirlikleri olmak üzere körfez ülkelerinin tamamında, sayısı yüzbinleri bulan “expatriate”ler, yani kendi ülkesi dışında çalışan orta ve üst düzey yönetici yaşamakta ve aileleri ile birlikte ciddi bir kitleyi oluşturmakta.
Diğer Arap ülkelerinden gelen Arap Expatların yanında pek çok Avrupalı, Avustralyalı ve hatta Amerikalı körfezi kendilerine ev olarak benimsemiş ve burada yaşamakta.
Tıpkı Türkiye’de olduğu gibi Birleşik Arap Emirlikleri’nde de yılda iki bayram ve buna ek olarak resmi tatil kabul edilen kandiller, ulusal gün ve hicri yılbaşı burada yaşayan yabancılara kısa tatil imkanları sunmakta.
Bu kısa tatillerde bu expatlar kendi ülkelerine uçup –ki 6 ile 16 saat arasında değişen sürelerden bahsediyoruz -  bir iki gün kalmak yerine, körfezin coğrafi konum avantajını kullanarak en fazla 3-4 saatlik uçuşlarla ulaşabildikleri yeni ve büyülü dünyaları keşfetmeyi tercih ediyorlar.
Geçtiğimiz Kurban Bayramı’nda, ya da buradaki adı ile Eid Al Ahda tatilinde 4 günlük uzun hafta sonu yine pek çok expat için bu kaçış fırsatlarından birini yarattı. Gelin en ilginç ve popüler destinasyonlara göz atalım;
Hindistan:
BAE’de yaşayan Hintli göçmenler nedeniyle Hindistan’ın hemen hemen her noktasına hem Dubai’den hem de Abu Dhabi’den direkt uçuş bulunmakta. Şayet egzotik ve renkli bir tatil düşlüyorsanız Bombay, Goa, Kerala gibi Hindistan’in doğu sahillerine 2,5 saatlik bir uçuş ile ulaşmak mümkün. Bizlerin bildiği o renkli Hindistan fotoğraflarına ev sahipliği yapan Rajashtan bölgesi, yani Jaipur 3 saat mesafede.
Maldivler:
Dünyanın birkaç balayı başkentinden biri olan Male ve çevresindeki yüzlerce atol romantik ve huzurlu kaçış arıyorsanız ideal bir seçim. Cennete ulaşma süresi sadece 3 saat 45dk. Tek dezavantajı yüksek fiyatlar lakin Etihad, Emirates gibi havayollarının paket programları oldukça cazip fırsatlar sunuyor.
Sri Lanka:
Şayet hem deniz-kum-güneş tatili yapmak hem de bir-iki gününüzü kültürel gezilere ayrımak istiyorsanız Hint yarımadasının hemen ucundaki bu egzotik ada doğru seçim. Hesaplı tatil köylerinde dinlenebilir, dünyaca ünlü Seylan çayının yetiştiği dağ köylerini ve yemyeşil çay bahçelerini gezebilirsiniz. Adaya 3,5 saatlik bir uçuş ile ulaşmak mümkün. Havalimanından Colombo’ya ve diğer sahil kasabalarına ulaşmak için de 1-2 saatlik araba yolculuğu gerektiğini not etmeden geçmeyelim.
Kenya – Tanzanya (Safari)
Pek çoğumuzun film ya da belgesellerde gördüğümüz Afrika’yı keşfetmek üzere çıkılacak bir Safari birçok gezi tutkunu için uzak bir hayaldir. Şayet körfezde yaşıyorsanız, ruhunuzun macera arayan tarafı ağır basıyor ve bir cipin üzerinde Afrika savanlarında vahşi yaşamı kovalamak istiyorsanız bu iş için en doğru ülkeler olan Tanzanya ve Kenya sadece 4 saat uzaklıkta.
Diğer Arap Ülkeleri
Körfezde yaşayan ve buradaki hayata alışan pek çok yabancı, Mısır, Lübnan, Ürdün ve diğer körfez ülkelerinden korkmamaya, hazır bu coğrafyadayken bu ülkeleri de gezmeye daha sıcak bakıyorlar. Bu nedenle 1,5-2 saatlik uçuşlarla ulaşılabilen Ortadoğu’nun bu gizemli ülkeleri şu sıralar politik ortam nedeniyle revaçta olmasa da kimbilir belki de 1001 gece masallarinin etkisi nedeniyle her zaman bir alternatif olarak değerlendiriliyor.
...ve Türkiye
Evet, burada yaşayan hemen hemen her yabancı mutlaka ya Istanbul’a gitmiş ya da gitmeyi planlamakta. 4 saatlik bir uçuş ile ulaştıkları bu muhteşem şehir onları hem evlerinde hissettiriyor hem de özgürce yaşayabildikleri bir hafta sonu ya da kısa tatil imkanı sunuyor. Hatta Avrupalılar için aileleri ve arkadaşları ile buluştukları orta nokta olarak birden fazla tercih edilen, doğu ile batının tam anlamıyla buluştuğu bir destinasyon olarak öne çıkıyor.
Bu yazi aynı zamanda kokpit.aero sitesinde yayımlanmıştır.
Borga Dinçler yazdı... Körfezde Bayram
Geçmiş bayramınız kutlu olsun!


21 Temmuz 2012

Umman - Oman

Bu yazımızda Arap Yarımadasının en aşağısındaki iki ülkeden biri olan Umman'a, ya da tam adıyla Umman Sultanlığına (Sultanate of Oman) uzanacağız...

Yaklaşık iki yıl önce taşındığım Birleşik Arap Emirlikleri'de yaşamanın avantajlardan biri ülkenin coğrafi konumu ve yakın çevresinde gezilebilecek ülkelerin mevcudiyeti. Şu sıralar özellikle modern sanat alanında öne çıkan Katar (Qatar), çocukluğumuzun savaş alanı Kuveyt (Kuwait), lise zamanlarında beri hep birlikte anılan Mekke ve Medine, Hindistan'ın batı kıyıları ve bu yazının konusu Umman iki saati aşmayan mesafedeler. Mesela 90'lı yıllarda CNN'de gördüğüm Kuveyt'in toplu TV kulelerini, Qatar'ın müzelerini ve Kabe'yi görmek istiyorum...

Arap Yarımadasının keşfine bir yerden başlamak gerekiyordu...

Umman - Oman

1500'lü yıllarda Portekiz egemenliğine giren Umman 1700'lü yıllarda İranlıların kontrolüne geçiyor. Bu değişim sırasında Portekiz'in Afrika kıyısındaki Zanzibar da Umman'a bağlanıyor. İşte bu nedenle Maskat (Muscat) sokaklarında gezerken diğer Arap ülkelerinden farklı olarak daha çok Afrikalı görüyorsunuz. Hatta bu karışımdan dolayı Ummanlılar da diğer Araplardan daha farklı yüz hatlarına sahipler. Tabi bu dediğim biraz garip gelebilir size... tıpkı Çinli ile Japon'un farkı gibi bir durumdan bahsediyorum.

Diğer tüm Ortadoğu ülkelerinde olduğu gibi 1800'lü yıllardan itibaren Umman'da da İngilizlerin varlığını ve buna bağlı olarak türlü karışıklıklar vs yaşanıyor. 1975 yılında bir darbe ile babasının yerine geçen Sultan Kabus (Qaboos diye yazılıyor ve bizim kabus değil) ülkeyi halen yönetiyor. 

Dubai - Hatta - Sohar - Maskat

Umman'a ilk seyahatimiz araba ile oldu. Dubai'den Hatta yazan tabelaları izleyerek önce Madam kasabasına geliyorsunuz. Burada bir Umman kontrol noktası var zira kısa süreliğine Umman'a giriyor daha sonra tekrar BAE'ye giriş yapıyorsunuz. Pasaportlarınızı göstermenizi isteyebilirler ya da sadece selam verip göndereblirler. Esas pasaport ve sınır kontrolü Hatta'yı geçtikten sonra. Burada sınır kapısı filan yok ama BAE'den çıkış damgasını pasaportunuza bastrıtmayı unutmayın. Birkaç kilometre sonra Umman gümrük kapısını göreceksiniz. İlk noktada sadece elinize bir kağıt tutuşturuyorlar. Esas pasaport kontrol noktası yine birkaç kilometre ileride. Vizenizi burada girşite alıyorsunuz. İlk girşite elinize tutuşturdukları kağıda da bir damga vuruyorlar dolayısyla o kağıdı atmayın. Sınır geçişleri toplamda 30dk'dan fazla zaman almıyor. 

Ana yol sizi doğruca sahile, Sohar kasabasına götürüyor. Planımız buradaki kaleyi görmek ve iki lokma birşey yemekti lakin Cuma öğlen olması sebeiyle her yer kapı duvardı. Maskat'a doğru sahil boyunca devam ettik. Söz konusu yol gayet güzel, 3+3 şeritli rahat bir yol. Sahildeki kasabaların arkasında gittiği için her kasabanın devasa bir göbeği var ve her göbeğin ortasında bir anıt var. Maskat'a varana kadar bu göbeklerden 6-7 tane geçiyorsunuz. Toplamda yol 5 saat civarı sürmekte (Dubai veya Abu Dhabi'den uçak ile 35-40dk). Bizim yaptığımız gibi yolda biryerler daha görelim diyorsanız Dubai'den sabah erkenden çıkın yola.

Nakhal Fort

Bu ufak kale, Hajar dağlarının eteklerinde, Batinah diye adlandırılan Umman sahil şeridine hafif tepeden bakan bir konumda. İçerisinde ve yakınındaki kasabada yapılabilecek hiç bir şey yok. Lonely Planet'de yazılanlara da çok inanmayın. Uğramasaydım benim aklımda kalacağı için ben dert etmedim ama birkaç kare fotoğraf çekmek için yolunuzu 1-1,5 saat uzatmaya değer mi bilemiyorum... kararı gideceklere bırakıyorum.

Chedi Muscat

Dubai'de kime "Umman'a gidiyoruz" desek bize "Chedi'de mi kalacaksınız?" diye soruyordu. Biz de hem açlığımızı gidermek hem de merakımızı gidermek üzere Chedi'ye gittik. Buraya giderken havalimanının yanından ve şehrin içinden geçtiğiniz için Maskat'ı az da olsa görme şansınız oluyor. İlk izlenimim pek de pozitif olmadı. Maskat şimdiye kadar gördüğüm Ortadoğu şehirleri arasında en az gelişmişi ve karaktersiz gözükeniydi. Şehir ve Chedi bir tezat oluşturmakta... yemyeşil bir bahçe içerisinde bembeyaz, mimari olarak hoş bir bina ve ortada harika bir havuz sizi karşılıyor.

Oman Dive Center

Yemekten sonra Maskat'a 15dk mesafedeki Bandar Jissah'a doğru devam ettik. Planımız, arkadaşlarımızın da tavsiyesi ile, haftasonunu Oman Dive Center'da geçirmekti. Lakin vardığımızdaki görüntü bizi endişelere gark etti. Squba Diving yapmaya gelmiş expatları ve Avrupalıları beklerken havuzda çimlenen sarhoş Hintlileri ve gel-git nedeniyle çekilmiş denizin arkasında bıraktığı balçık sahili gördüğünde insanın keyfi kaçabiliyor. Backpacker olarak Asya'da geziyor olsanız ve böyle bir mekan bulsanız çok ama çok mutlu olursunuz. Fakat 5 saat araba kullandıktan ve biraz kafa dinlemek için sadece iki günlüğüne geldiğinizde işin rengi farklı oluyor. Özellikle dalmaya gitmiyorsanız tavsiye etmiyorum.

I love Shangri-La!

Ertesi gün, şansımıza son dakika indirimi ile oldukça ucuza ayarlayabildiğimiz Shangri-La Barr Al-Jissah oteline vardığımızda kendimizden geçtik. Bu alanda üç adet farklı otel var. En ucuzu Al Waha ;) Burayı o kadar beğendik ki bir ay sonra bu sefer Etihad Holidays'den ayarladığımız yine oldukça hesaplı bir paket ile yeniden geldik. 

Maskat

Dönüş günü öğleden sonramızı Maskat şehrine ayrıdık. İlk durağımız Sultan Kabus'un sarayı oldu. Elbette içerisini gezemiyorsunuz ama kapısı da oldukça etkileyici. Sarayın her iki tarafında iki adet kale bulunyor; Al-Jalali ve Al-Mirani. Bunun dışında sahil yolu boyunca bizim gidemediğimiz ama tavsiye edebileceğim Mutrah Souq yani çarşısı var. 

Maskat Operası

Ortadoğu'nun Kahire'den sonra ikinci ve sanırım dünyanın en yeni ve modern opera binası 2011 yılında Maskat'da açıldı. Malumunuz operaların genelde İtalyanca veya diğer Avrupa dillerinde olmasına ek olarak anlamak ve takip etmek oldukça zordur. Teknoloji burada yardımınıza koşuyor ve oturduğunuz koltuğun önündeki ekrandan geçen altyazı ile belki de ilk kez bir oyunu anlamanızı sağlıyor. 2012 programı Eylül ayında Aida ile başlıyor. Sonrasında Fındıkkıran ve Budapeşte Festival Orkestrası'nın da aralarında bulunduğu çeşitli oyun ve konserlerle devam ediyor. Bilgi ve bilet için Royal Opera House Muscat'ın websitesini ziyaret edebilirsiniz.

Notlar
  • Umman deniz ürünleri ile, özellikle de İstakoz'u ile meşhur... yemeden geçmeyin.
  • Ülkenin büyük bir bölümü dağlık ve yağışlı mevsimde dağlardan sahile doğru sel olmakta. Yağışlı mevsiminde gidiyorsanız dikkatli olun.
  • Ocak-Şubat döneminde düzenlenen Maskat festivali ilginç olabilir (www.muscat-festival.com)
  • Oman Riyali oldukça değerli bir para, ATM'den para çekerken dikkatli olun. 1 OR = 10 Dirhem / 5TL
  • Umman'da bir hafta veya daha fazla zaman geçirecekseniz Salalah'ı programınıza ekleyin. Burası ülkenin turistik açıdan ilginç ve gelişen bölgesi
  • Otellerde alkol tüketimi serbest
  • Hava diğer Arap Yarımadası ülkelerine göre daha serince, çantaya bir sweatshirt ya da ince bir kazak atmakta fayda olacaktır.
Yol Gidenindir!

17 Mayıs 2012

Kopenhag - 17 Mayıs 2000 UEFA Kupası Finali

Bugün 17 Mayıs 2012. Galatasaray’ın Türk futbol tarihinde bir başka ilki gerçekleştirerek UEFA kupasını kaldırdığı günün 12nci yıldönümü.

Şanslı bir Galatasaray taraftarı olarak pek çok şampiyonluk ve kupa gördüm... ama bu en anlamlısı ve önemlisiydi. Derwall yönetimindeki Galatasaray’ın, Viyana’da Rapid Wien’e gol atıp (B.Savaş) skoru 2-1’e getirdiğinde başlamıştı bu yürüyüş. Adım adım yürüdü Gaşlatasaray. Avrupa Fatihi ünvanıni aldığında daha kupası yoktu. Yıllar sonra, ilk defa bir Türk takımı ezberleri bozdu ve hayal denilen, olmaz denileni yaptı. İnsanlara gerçekten istendiğinde ve inanildığında her şeyin başarilabileceğini kanıtladı Kopenhag’daki o final maçı ve alınan kupa.

O yıllarda, havayolu çalışanı olmanın getirdiği avantajla Galatasaray’ın pek çok Avrupa maçına gittim. Milano’dan Moskova’ya, Liverpool’dan Madrid’e kadar takımın peşinde değişik şehirlerde ve statlarda bulundum. Bu seyahatlerin de en anlamlısı ve önemlisi de Kopenhag’a yapılan oldu.

Leeds United’ı elediğimizde hemen hemen her Galatasaray’lı gibi finali düşünmeye başladım. Zaten çeyrek finale çıktığımızda “finale kalırsak giderim” demiştim. Hemen organizasyona girişildi. Swissair’deki bir çalışma arkadaşımın eşi ile gidecektik. O uefa.com üzerinden maç biletlerini sipariş etti ben de uçak biletlerini ayrıdım, beklemeye başladık. Lakin final yolunun bu kadar uzun olduğunu bilmiyordum!

Bekleyiş ve Vize

Şimdiki durum nedir bilmiyorum ama 2000 yılında Danimarka’nın Istanbul’da konsolosluğu yoktu. Galatasaray finale kalınca, normalde sadece iş adamlarına hizmet verem ticari ataşeliğin maç biletini gösterenlere vize vereceğini öğrendik. Pek çok insan seyahat acentesi veya kulüpten bilet temin edip vizeye başvuruyor, otelini vs ayarlıyordu. Biz halen internetten aldığımız biletleri bekliyorduk.

Maç biletleri arkadaşımın iş adresine Cumartesi günü vardı. Yani maçtan tam 4 gün önce. Kendisi “bu saaten sonra ben gelmem abi” diyerek biletini birini sattı ve bana şans diledi. Elimde Kopenhag’daki final maçı bileti dururken nasıl vazgeçebilirdim ki?

Pazartesi sabah ilk iş Danimarka ticari ataşeliğine gitmek oldu. Fındıklı’nın merdivenli sokaklarından birindeydi ama çok şükür fazla sıra yoktu. Pek çok insan gitmişti bile, o saate ne vizesi zaten? Neyse... 15-20dk bekledikten sonra sıra bana geldi. Tüm evraklarımı, yazıları, fotoğraf, maç bileti ve teslim ettim gişedeki hanıma. Tek tek evrakları kontrol etti, İngilizce”all fine, please come back tomorrooo” derken tomorrow’un sonundaki “w” çıkmadı. Ve beni yıkan cümle kulaklarımda çın çın çınladı; “Üzgünüm size vize veremem çünkü pasaportunuz geçerliğinin bitmesine 5 ay 20 gün var, minimum 6 ay geçerli olması lazım”

Ne? Ne dedi bu kadın? 10 gün kısa mı kaldı pasaport? Doğru mu duydum? Ne oluyor lan?@!!!

İlk şoku atlattıktan sonra kadına yalvarmalar, durumu anlatmaya çalışmalar... nafile. İstiyorsanız gidin pasaportunuzu uzatın ama Salı verseniz Çarşamba akşamüstü alırsınız ancak dedi. Olmyordu yani, vize yetişmiyordu. Hem kafayı toplamak hem de moral bozukluğunu atlatmak için kendimi Bebek Kahve’ye attım. Bir sade Türk Kahvesi söyledim ve düşünmeye başladım. Nasıl halledebilirdim bu işi?

B Planı

Swissair’de çalıştığımdam her durumda İsviçre üzerinden uçacaktım. Bu da bana sabah 07:05 uçağı ile Istanbul’dan Zurich’e uçtuktan sonra akşamüstüne kadar zaman tanıyordu. Bu durumda Danimarka vizesini İsviçre’den alabilir miydim?

Hemen Swissair merkez ofiste çalışan arkadaşım Sema’yı aradım ve durumu anlattım. Kendisinden Danimarka’nın Zurich’deki konsolosluğunu aramasını, konuyu aktarmasını ve bu işin oluru varsa bana haber vermesini istedim. Zira OK gelirse koşarak pasaportumu yeniltmem gerekiyordu. 15dk sonra geri aradı. Zurich’deki konsolosluk “bizim yetkimiz dışında, Bern’deki büyükelçilik ile görüşün” demiş. Bern’deki elçilikte çalışanMr. Afridi nihayet ikna olmuş “OK, ismini not ettim, gelsin vizesini vericem” demiş.

Ben bu gazla tabi kendimi Beşiktaş Eminiyet Müdürlüğü’ne attım, pasport şubedeki polislere durumu anlattım. 1 günde pasaport uzatmak veya almak imkansız, git amirle konuş dediler. Koştum amirin yanına, durumu anlattım, yalvardım yakardım. İşte burada Danimarkalı ile Türk’ün farkı ortaya çıktı. Amirim “bu kadar istiyorsan bize yardımcı olmak düşer” dedi ve ekledi; yarın akşamüstü gel al pasaportunu.

Salı sabahı ofiste uçak biletlerimi kestim, iş arkadaşım Ferit’le Kopenhag’da görüşmek üzere sözleştik. Hatta otel bulamazsan bir odaya sığışırız diyerek ayrıldık. Her şey yolunda gidiyordu. Hemen indim Beşiktaş’a, amirimin yanına gittim. “ne oldu Cim Bom’lunun pasaportu” diye haykırdı içeriye doğru. Henüz imzaya gönderilmemişti pasaport, Kaymakam’ın makamı Beşiktaş iskelenin oradaki binadaydı ve mesainin bitmesine 45dk vardı. İnsan doğası, tam o anda “sıçtık” diyorsun. Yine tam o anda Amerika’ya gitmesi gereken bir öğrencinin de benzer bir durumu olduğu ve babasının arabasıyla memuru kaymakamlığa götüreceği, benim pasaportun da aynı memur tarafından götürüleceği bilgisi geldi. İnsan doğası, tam o anda bu sefer de “kurtardık” diyorsun. Akşama doğru süresi yeni pasaportuma kavuştuğumda çok mutluydum... gidebiliyordum finale.

Akşam eve gittim, ufak bir çanta yaptım, forma, şarj cihazı vs kontrollerini yaparken eski pasaportumu yenisine zımbaladım. Hazırdım! Fakat pasaporta bakarken fark ettim ki benim İsviçre vizem de bitmiş. Normalde sürekli seyhat ettiğimiz için şirket bizim adımıza o vizeyi almaktaydı ki her an toplantı vs için uçabilelim. Yine bir “sıçtık” anı yaşandı maçtan yaklaşık 24 saat önce.

Bunca şeyden sonra, bu kadar yol almışken vaz geçmek olur muydu? Olmazdı elbet... Şimdilerde nasıl bilmiyorum ama o zamanlarda Zurich üzerinden aktarma yapan yolcular, şayet devam uçaklarına yeterli vakit varsa pasaportlarını polise bırakıp ufak bir ücret karşılığı ülkeye girebiliyorlardı. Kendimce pasaportlardan birini bırakır girerim, diğerine vize alırım devam ederim diye plan yaptım ve yol gidenindir diyerek yattım.

17 Mayıs 2000

Sabah 05:00’de Swissair’in sabah uçağı için havalimanındaydım. İstasyon müdürümüze durumu anlattım, Zurich’e vizesiz uçacağımı, kapıdan İsviçre vizesi alacağımı, ardından Bern’deki Danimarka elçiliğinden Danimarka vizesi alıp Basel üzerinden Kopenhag’a uçacağımı ve final maçını izleyeceğimi söylediğimde “bütün bunları bügün mü yapacaksın?” diye sordu ve ekledi “deporte olursan cezasını sen ödersin” (Déporté olmak bir ülkeden geri çevrilmek veya atılmak anlamına gelir ve havacılıkta çok kullanılır)

Zurich’e indim ve doğruca pasaport polisinin yolunu tuttum. Durumu anlattım, Swissair çalışanı olduğumu da üstüne basa basa söyledim ki deporte etmesin, makul davransın diye. Pasaportunu bırak gir ülkeye ama o zaman Danimarka vizesini hangi pasaportuna alacaksın, olmaz bu böyle diyerek beni amirinin odasına götürdü. Yüzbaşıya tüm hikayeyi bir daha analattım, derdimin İsviçre olmadığını, finale gittiğimi vs anlattım. O an final ile tutuklanmak arası bir noktaydı benim için. Yüzbaşı tuttu elçiliği aradı ve Mr. Afridi ile Almanca birşeyler konuştu. Telefonu kapattığındaki yüz ifadesini hiç sevmemiştim. Bana “Mr. Afridi hikayeni doğrulamıyor. Kendisi ile dışarıdaki ankesörlü telefondan konuşmak için 10 dakikan var. Çözemezsen seni ilk uçakla geri gönderiyorum” dedi. İşte bir “sıçtık” anı daha.

Mr. Afridi’ye arkadaşımın iki gün önce kendisi ile görüştüğünü ve ismimi söylediğimde konuyu hatırladı hatırlamasına ama “benim yetkimi aşıyor, bir saniye hatta kal” diyerek beni başka bir adama bağladı. Sesi daha tok ve sakin gelen bu adam “Kopenhag yanıyor, ne işin var finalde” diyerek bana hikayemi bir kez daha anlattırdı. Ben konuşmayı bitirdiğimde ise “what a young man, what a crazy schedule... i will be waiting for you” dedi.

Yüzbaşı’nın odasına girip “arasana bir daha” dedim. Aradı. Bu sefe onun suratı değişti ama! "Ja... ja" dedi ve kapattı. 10dk sonra “exceptionalle” vizemi basıp beni Bern’e doğru uğurladılar. Bern treni aslında Marsiyla’ya giden bir expressdi. O nedenle yorgunluktan ve stresten bitik bir durumda olsam da uyumamam lazımdı. Bern tren istasyonundan Danimarka elçiliğine bir taksiyle uçarcasına gittim. Lakin vardığımda elçilik kapalıydı. Zili çaldığımda ve ismimi söylediğimde kapı açıldı. Gerçekten beni beklemişlerdi. Evraklarımı verdim, pasaportu aldılar ve vizeyi yapıştırdılar. Tam o sırada o telefondaki tok ve sakin sesin sahibi geldi kontuara. Gözlüklerinin üzerinden bakarak “you are that crazy young guy” dedi ve Galatasaray’a şans diledi. Kendisinin Danimarka’nın İsviçre Büyükelçisi olduğunu o konuşmada öğrendim :)

Bern’den kalkan ufak bir uçakla Basel’e uçtum. Oradan Kopenhag’a kalkan son uçaklardan birine bindim ve Danimarka’ya doğru yola koyuldum. Kopenhag havalimanına indiğimde maçın başlamasına 45dk filan vardı. Hemen bir taksiye atladım. Lakin yetişemiyecektik. Başladım muhabbete. Filistinli taksici benim Türk olduğumu ve maça yetişmeye çalıştığımı çözdüğünde o taksi otoyolda uçmaya başladı. Maçın başlamasına 5dk kala güvenlik bariyerlerinin oradaydım ve Parken Stadına doğru koşuyordum.

Tribünlere çıkarken maçın başlama düdüğünü duydum ve merdivenlerden aşağı yürürken orada olmanın, olabilmenin haklı gururunu yaşıyordum. Tıpkı Galatasaray gibi.

Maçın hikayesini sanırım kimseye anlatmama gerek yok. Popescu gözümün önünde attı o penaltıyı ve formasını o anda delirerek tribün tellerinin üzerine fırlamış ve sarkan topluluk içerisinde 5-6 kişi yanımdaki kişiye verdi. Bunca zorluğu alt edip, engelleri aşıp, orada olup ve üstüne bir de kupayı kazanmak muhteşem ötesi bir tatmin. Hem Galatasaray hem de benim için bu böyle oldu...

Gece

Danimarka GSM şebekesi maç sonrası çöktüğünden Ferit’e ulaşamıyordum. Otelim de yoktu. Ne olacak kupayı almıştık ya, gerisi önemsizdi. Dükkanlar kapanmadan bir Burger King ziyareti yapıldı. O kavgaların yapıldığı meşhur meydanda iki tane bayrak direği vardı. Normalde Danimarka ve Kopenhag şehir bayrakları dalgalanan bu direkelrde maç gecesi Türk ve Galatasaray bayrakları dalgalanıyordu.

Pahalıca bir otelin son kalan odasına pazarlık sonrası kendimi attığım andan sabah Ferit’in telefonuna kadar deliksiz uyumuşum. Sesim tezahürat ve 10ncu yıl marşı nedeniyle hiç çıkmıyordu. Telefonda sadece “hhhh” diyebiliyordum.

Perşembe akşamı geceyarısı Istanbul’a döndüğümde bu badirelerle dolu ama sonu mutlu seyahate nokta koyuyordum. Gerçekten de yol gideninmiş ;)

Tokyo

Bu maçtan yaklaşık iki yıl sonra Swissair için ilk online kampanyasını yapmak ve 2002Dünya Kupasına gidecek futbolseverleri tavlamak üzere çalışıyorduk. ntvmsnbc.com ekibi ile toplandık. Basit bir online kampanya örneği olarak o sırada devam etmekt eolan Gilette’in Dünya Kupası kampanyasına bakmamızı, ona benzer ama daha havayolu odaklı bir fikri uygulayabileceğimizi söylediler.

Ofise döndüğümde kampanya sitesini açtım. Kampanya çok netti; “En iyi futbol hikayesini anlat – Dünya Kupası Final maçını Tokyo’da izle!”

Sizce ne mi oldu? Yukarıdaki Kopenhag hikayenin özetini gönderdim ve ertesi gün kazandığıma dair telefon aldım. Tokyo gezisinin yazısı da zaten bu blog’da mevcut...


Yol Gidenindir!